Altay Şamanist Türk topluluklarından derlenen metinlerde, evren ile ilgili tasarımların temelde üç katmanlı olduğu görülür.

Göktürk Yazıtları’nda da Kültiğin Abidesi’nin doğu cephesi, “Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış ” sözleriyle ve üç katmanlı evren anlayışının ifadesiyle başlar.

Gökler ve yer yedi kattır. Hepsi 14 kat etmektedir.
Sema katları ile aşağıdaki dünyanın katları arasında insanoğullarının oturduğu yeryüzü vardır.

Üstteki katman gök, gökyüzü, mavi gök, yukarı dünya” vb. şekillerde adlandırılır. Tanrı (Ülgen, Kağan) burada bulunur.
Göğün katlarının sayısı, Batı Türklerine göre Yedi katdır. 
Batı Göktürk Kağını İstemi Kağan, Bizans İmparatoruna yazdığı mektupta kendisinin “Yedi iklim hükümdarı”olduğunu söylemektedir.
Kaşgarlı Mahmud “Yetti kat kök“ ile bu durumu ifade eder.

Türklerde Felek, genel olarak, yalnızca gökyüzü için söylenmiş bir deyimdir. Felek sözünün çoğulu olan eflâk ise, ayı, güneşi ve bütün yıldızlarla gezegenleri de içine almaktadır. Felek dönmektedir. Türkler feleklerin dönmesine “Çarkı Felek” ile ifade ederler. Aynı zamanda durmadan dönen bu gök kubbesine “Gök Çığrısı” da denmektedir.
Gece ve gündüz de felekler gibi dönmektedir. “Evren” sözü de, evirmek çıkarmak fiilinden bir isim olarak türemiştir.

Türklerde gökkubbe yay şeklindedir. Oğuz-Han’ın veziri, rüyasında göğü baştan başa kesen altın bir yay görmüştü. Oğuzların Bozok boyları da, adlarını bu yaydan almakta idiler.
Kutadgu-Bilig‘de
“Yarattı kör, Evren tuçi evrilür,
“Anın birle tezginç, yime tezginür!…”
Osmanlıda okçulukta “Tuç” sözü, yayın iki uçları anlamına geliyordu. Yayın ipi de bu iki uca bağlanırdı.

Uygurca yazılmış olan Oğuz destanında, Oğuz Han şöyle diyordu:
“Kun tuğ bolgıl, kök kurıkan!” 
Yani: “Güneş, tuğumuz, bayrağımız olsun; gök de çadırımız!”
Türkler göğü bir çadır kubbesine benzetirlerdi
Şamanist Türklerle, geri Türk toplumlarında “Gök kubbesi”, sert bir kabuk gibi tasavvur edilmişti.
Göktürk yazıtlarında “Göğün basmasından ve yıkılmasından” söz açılmaktadır.
Güney Sibirya’daki Türk halklarına göre dünya topraklarının bittiği yerde, sonsuz bir “Mavi deniz” vardı. Bu denizin adı da “Kök-Tengiz”, yani “Gökdeniz” idi.

Bu efsanelerde geçen hükümdarların adları da “Kök-Katay”, “Kök-Han” gibi, gök rengi ile sıfatlandırılmış, hükümdarlardı.
Farsçadaki “Gerdek” sözü, “Kubbe” veya “Kubbeli bir bina” anlamına geliyordu. Türkler ise bu sözü “Gerdeğe girme” deyimi Gelin ile güveyinin bir çadır kubbesi altında buluşmasını ifade eder.

Altay Türkleri gök ile yıldızları, birbirlerinden ayrı iki âlemmiş gibi kabul ediyordu. Ona göre, “Gök kubbesi başka; güneş, ay ve yıldızlar âlemi ise, bambaşka dünyalar idiler”.
Uçsuz ve bucaksız gök kubbesinin altında, dünya ile ilgili bir de gök boşluğu vardı. Eski Türkler, dünyaya değen bu boşluğa, daha doğrusu “Hava” ya “Kalıg” veya “Kalık” derlerdi
Eski Türkler, insanların yaşadığı dünyaya genel olarak “Acun” adını verirlerdi. Kuşların gezdiği hava da, Acun’un bir parçası idi. 

Dünyayı saran hava, yani Kalık, gök ile dünya arasında kalıyordu. Havanın da, kendine göre bir kubbesi vardı. Bu kubbe Acunu gökten tıpkı bir çatı gibi ayırıyordu. 
Kutadgu-Bilig yazarı da, “Tanrı göğü yarattı, üstüne de yıldızı” derken gökle yıldızlar âlemini birbirinden açık olarak ayırmış oluyordu.

Eski Türkler, göğe “Kök Tengri” derler iken; yere de “Yağız Yer” diyorlardı. Eski Türkçede “Yağız” sözü, “Toprak rengi” anlamına gelirdi. Anadolu’da da, “Yağız Delikanlı” dendiği zaman, ilk hatıra gelen şey de, “yüzü doğuştan ve güneşten toprak rengini almış bir genç” olurdu.

Yeraltı evren tasarımında en alt katmanıdır 
Yeraltı dünyası aşağıya doğru “yedi kat”tan meydana gelmiştir En altta ise “yeri ayakta tutan, zehir sarısı deniz bulunur. Kögüdey-Mergen’in attığı ok, “yedi kara kurdun koltuğundan geçer, yedi kara dağı deler, yerin yedi tabakasından geçerek zehir sarısı denize düşüp, onu kaynatır.

Yaratılış ve oluşum mitolojisine göre, esasen karanlık yeraltına kovulan Erlik (şeytan) da önceleri, “Gök dünya”nın yaratıcı ve koruyucu diğer güçleriyle (Ülgen vb.) birlikte “yukarı âlem”de bulunmaktadır. Fakat kıskançlığı, bencilliği, hilekârlığı gibi nefsî tutum ve davranışları sebebiyle, cezalandırılır ve yerin yedi kat altına, yani “tamu”ya, “cehennem”e gönderilir. 
Manas Destanında Er Töştük’te yaşlı kadının “yukarı ve aşağı dünya”larda “yedi”şer gün geçirmesi “yedi katlı yeraltı dünyası” tasarımının bu bağlamda ortaya çıkan şeklidir.

KUTUP YILDIZI 
Türklerin “Demir-Kazık” veya “Altın-Kazık” diye adlandırdıkları kutup yıldızı, gerçekten de, bütün gezegenlerin etrafında döndüğü bir yıldızdır. 
Türklere göre, çadırın kubbesi gökyüzü ve direği de göğün direği idi. 
Ortaasya Türklerinin “Demir-kazık”, Yakutlar arasında “Demir Ağaç” şekline girmişti.


Yakut Türklerine göre, “Dünyanın ortasında, Kutup yıldızına kadar uzanan bir Demir Ağaç vardı. Yer ve Gök yaratılırken, bu ağacın da tohumları atılmıştı. Yer ve gök gelişip de, büyüdükçe; bu ağaç da büyümüş ve yerle gök arasına gerilmişti”.

Diğer taraftan, “göğün direği” olan “kutsal kavak ağacı”nın alt ucu da yeraltındadır ve orada yaşayan “Aybıstan”ın at bağladığı direktir. Buna benzer tasvirler, tasarımdaki yer altının bir yönden yeryüzüne bağlandığını, dolaylı olarak da “merkez gökyüzü” ile bütünleştiğini göstermektedir.
Nitekim göklere yükselen bir dünya ağacı ve kazığı olduğu gibi; yeraltından yeryüzüne çıkan bir de “Yeraltı ağacı vardı”.
Zamanımızdan 900 sene önce, Kaşgarlı Mahmud’un verdiği bir ata sözünde de söylendiği gibi, yeri de bastıran dağdı.

Kutup yıldızına en yakın burç, Küçükayı burcu idi. Yedi yıldızdan meydana gelen bu burcun kuyruğundaki yıldızda, Kutup yıldızına en yakın olan bir yıldızdı. Küçükayı burcu, Kutup yıldızı etrafında, sanki bu kuyruğu ile ona bağlanmış gibi dönerdi. Türkler, kuyruktaki bu iki yıldızı, iki aygır gibi düşünmüşlerdi. “Ak-boz at” ile “Gök-boz-at” olan bu iki yıldız, arkadaki dört yıldızı çekerlerdi. Arkadaki dört yıldız da, Türklere göre bir araba idi. Atlarla araba arasında kalan küçük yıldız ise, arabanın oku idi. Bir “Araba oku”na benzetilen uçtaki bu yıldıza Kırgızlar, “Urgan yıldızı” derlerdi.
Kutup yıldızına bağlı olan bu atlar, Türklere göre onun etrafında dönüp dururlardı. Ondan sonra gelen Büyükayı burcu da, sanki küçükayı burcunun etrafına takılmış gibi, onu kovalar dururdu.

YARATILIŞ
Türklerde evrenin varoluşunu paganist unsurları dikkate almadan özetleyecek olursak:
-Her şeyden önce su vardı. Yer, ay, gök, güneş yoktu. Sadece Tanrı (Kayra-Ülgen Han) vardı
-Sudan taş yükseldi ve sudan alınan toprakla yeryüzü yaratıldı.
-Dağlar vadiler oluşturuldu. 
-İnsanlar yaratıldı.

-Şeytan(Erlik) Yaratıcıya isyan etti.
(Bundan sonra sana uyanlar, senin gibi kötülük düşünenler senin gibi kötü kişi olacak; bana uyanlar ise iyi ve pak kişiler olacak, güneş ve aydınlık yüzü görecek. Ben, gerçek Kurbustan adını almışımdır; bundan sonra senin adın da Erlik olsun. Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun, günahlarını senden saklayanlar benim adamım olsun.)

-Şeytanın insanları yoldan çıkarma sözünü vermesi
(Erlik Ben istedim, sen vermedin dedi, Ben de senden çaldım. Artık, hep çalacağım. Atla kaçarlar ise düşürüp çalacağım. İçip içip esrirler (sarhoş olurlar) ise birbirlerine düşürüp döğüştüreceğim. Suya girseler, ağaçlara çıksalar bile yine çalacağım.)

-Şeytan Törüngey (Adem) ve Eje(Havva) ya yaklaşması
(Erlik Körmös, insanlardan Doğanay (Törüngey) denilen erkeğe yaklaştı. Ona Kayra Han size yalan söylemiş. Asıl, yasakladığı yemişlerden yemeniz gerekir. Onlar daha tatlıdır. Bir deneyin; göreceksiniz dedi. Erlik, uyumakta olan yılanın ağzına girdi; ağaca çıkmasını söyledi. Yılan, ağaca çıkıp yasak yemişlerden yedi. Doğanay’ın karısı Ece (Eje), yanlarına geldi. Erlik, Doğanay ile Ece’ye de yasak yemişlerden yemelerini söyledi. Doğanay, Kayra Han’ın sözünü tutarak yasak yemişlerden yemedi. Karısı Ece dayanamadı, yedi. Yemiş çok tatlı idi. Alıp kocasının ağzına sürdü. Doğanay ile Ece’nin tüyleri birden döküldü. Utandılar. Kaçıp, herbiri bir ağacın ardına saklandılar.)

-Yaratıcının cezalandırması.
(Kayra Han, bildiği şeyleri duymanın öfkesi içinde herbirine ayrı cezalar verdi. Şimdi sen de Erlik’ten bir parça oldun diyerek yılana verdi ilk cezayı. İnsanlar sana düşman olsun; seni görünce vurup, ezip öldürsünler ! dedi. Ece’ye döndü, Sen, Erlik’in sözüne uydun. Yasak yemişi yedin. Cezanı çekeceksin. Çocuk doğuracaksın. Doğururken de acı çekeceksin. Sonunda öleceksin, ölümü tadacaksın. Doğanay’a da şöyle diyerek cezasını verdi: Erlik’in gösterdiğini yedin. Benim sözümü dinlemedin, Körmös Erlik’in sözüne uydun. Onun adamları onun dünyasında yaşar, Karanlıklar dünyasında bulunur. Benim ışığımdan yoksun kalır. Körmös (Şeytan, Erlik) bana düşman oldu; sen de ona düşman olacaksın.Her şey bitince, bütün insanlara birden şöyle dedi: “Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz kazanacak, gücünüzle elde edeceksiniz)

-Evrenin sona ermesi…
Altay Türklerine göre yeryüzü yaşamı sürekli değildir; günün birinde sona erecek ve insanlar, hayvanlar, bitkiler yok olacaktır. Bu sona doğru insan soyunda azalma başlayacak, suçlar çoğalacak, günahlar alıp yürüyecek, insanlarda Tanrı korkusu kalkacaktır.
İyilik simgesi Yaratıcı (ülgen) ile, kötülük simgesi Şeytan (erlik) arasında oluşacak büyük savaşın sonunda, Yaratıcı dışında bütün savaşanlar ölecektir.

Yaratıcı (ülgen) bütün canlıların öldüğünü, yeryüzünde kendisinden başka kimse kalmadığını görünce “kalkın ey ölüler” diye bağıracak, bu çağrı üstüne bütün ölüler yattıkları yerden kalkacaktır.
“insanların yeniden dirilmesi” anlamına gelen “kalkancı çağ” (kalıcı çağ) budur.

Tüm bu efsane ve destan olarak ortaya konulan bilgiler aslında Yüce Allahın vahyinin insanlar tarafından paganist unsurlar eklenerek değiştirildiğini görüyoruz…
Ancak Türklerdeki paganist unsurlar diğer medeniyetlerdeki çok tanrılı paganist unsurlarına göre yaratıcı birlemiştir.

Osman ATIF

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here