Oğuz Yılmaz

Düz dünya fikri, dünyanın düz olduğunun ispatı üzerine oluşmamıştır. Esas meselemiz coğrafya, jeoloji, fizik olsaydı bunu yapan yüzbinlerce kişi olduğundan onlardan bir farkımız kalmaz, tüm çalışma, gayret ve mesaimizi bu mesele üzerine yoğunlaştırmazdık. Esas meselemiz; İnsan fıtratını çözerek bunu sihir, algı, etkileme, tesir altına alma, kendine köleleştirme üzerine kurulmuş muazzam bir teşkilatın çalışmalarını deşifre etmektir. Biz buna hak- batıl mücadelesi diyebiliriz. Hakkın hak ve hukuku vardır. Sınırları ve kırmızı çizgileri vardır. Her zaman her yerde her şeyi yapma hakkı yoktur. Hak insanın iç dünyasını genişleterek halkayı büyütmek esası üzerine çalışır. Bundan dolayı tarih boyunca hakkı savunanlar zalimlerin karşısında maalesef ezilmişler, sömürülmüşlerdir. Batıla gelince; Batılın hakki, hukuku, merhameti, vicdani, inancı, akidesi olmaz. Zalimdir acımaz, kırmızı çizgileri ve sınırları yoktur. Güç uğruna, para uğruna? Şahsı çıkarları uğruna kan dökmekten, katliamlar yapmaktan, savaşlar çıkarmaktan, insanları tehditle korkuyla sindirmekten zerre kadar çekinmezler. İnsan olarak yaratılışımızdan bugüne kadar geçen zaman içinde batılın bu hasletlerinden dolayı hep galip geldiği görülür. Maalesef beşeriyet aleminde onların tesirleri altonda kaldıkları ve büyülendikleri için bilmeden batılı hak bilerek saflarında yer almakta ve onlara hizmet etmektedirler. Bunun kıyamete kadar devam etmeyeceğini iyi bilenler gün geldiğinde her şeyin düzene binerek adil bir dünyada özgürce yasayacakları düşüncesiyle çalışmalara başladılar. Bilimden tarihe, siyasetten kültüre, dinlerden sosyal hayatımıza kadar sorgulama artık kaçınılmaz hale gelmişti. Bireylerin ters gittiği belli idi, Zaman geçtikçe kendini daha da belli eden bu ters gidişat insanları gece gündüz araştırmaya sevk ediyordu. Temele inmek zorundaydılar. Günübirlik bilgilerle bu işlerin çözülemeyeceği anlaşılmıştı. Derken “Kabbala” denen çok eski bir kitabın muhteviyatı keşfedildi, işte ne olduysa ondan sonra oldu. Muhakkak ki bunun çok daha önceleri de vardı, lakin gerilere gittikçe sağlam kaynakların azalması işleri zorlaştırıyordu. “Kabbala” ile başlayan araştırma süreci nihayetinde Aristo’dan Hawkins’e kadar geçen zamanda inanılmaz bilgilere ulaşıldı. Muazzam bir büyü vardı ortada. İnsanlar o büyüyü yapanlara hizmet eden köleleri olmuştu. Bu net vaziyette göründü.

Üzerlerindeki büyüden sıyrılıp kendilerine gelen ise sayıca çok az küçük bir grup, bu sistemin mekanizmanın içinden çıkıp normal hayata dönebildi, ve akılara durgunluk verecek bir şekilde, karşılarında birde ne görsünler, tüm dünya insanları tesir altına alınmış..! köleleştirilmiş bölünerek parçalanmış kan döken, birbirini kandıran, bencil, kendini düşünen hiç bir şeyden haberi olmayan insanlar topluluğu. Bu korkunç bir şeydi. Büyüden kurtulanlar bir başkalarına bu durumu anlattıklarında, bazıları inanmadı, alay etti, küçük gördü. Bazıları da merak etti, dinledi, okudu, araştırdı, sorguladı ve büyünün tesirinde olduğunu anladı, onlarda silkelenmeye başladılar. Derken bu bilgiler o kadar çabuk yayılmaya başladı ki, tüm dünyada eşi benzeri görülmemiş bir silkiniş hareketi başlattı. Müslümanlar, Hristiyanlar, Museviler, ateistler, hatta ve hatta bilimcilerde dahil bu harekete katılarak insanlık onunurunu kurtarmak için harekete geçtiler. Çünkü kandırılmışlar, avutulmuşlar, aldatılmışlar dı. Bu her insanın kabulleneceği bir şey değildi. Çünkü olmayan bir uzay, galaksi vs şeyler bize varmış gibi gösterilmişti. Aya gitmedikleri halde insanlığı kandırmışlardı. Üniversitelerde, okullarda kendilerine tam köle yapmak için muazzam tuzaklar kurmuşlar ve buna da bilim demişlerdi. Ekonomide çok çalışan çok kazanır diyerek insanları kendilerine daha sadik köleler yapmışlardı. Teknoloji hayati kolaylaştırdı derken, hiçbir hastalığı ortadan kaldıramadıkları gibi tam tersi hastalık üzerine hastalık üreterek insanları mahvetmişlerdi.

Neden düz dünya 2 

Tıpta baş döndürücü gelişmeler diyerek ilaçlara kattıkları kimyasallarla hastalıkları artırmışlar, artan hastalıklarla daha çok ilaçlar satarak insanları mahvetmişlerdi. Bilimi bizlere bir din olarak tanıtıp, bilim her şeyi çözer diyerek kandırmışlardı. Basın, yayın, müzik, futbol, sosyal medyada verdikleri süblimene mesajlarla insanların beyinlerine hâkim olmaya çalışmışlardı. Evrim teorisini ortaya atarak sizler birer toz bulutundan oluştunuz, sizler ortak ata maymundan geldiniz, düşünen bir hayvan olarak evrenin büyüklüğü karşısında bir hiçsiniz demişlerdi. Yerçekimi, görecelilik, atomaltı, kuantum, suyun kaldırma kuvveti gibi yüzlerce kanun ve teorileri ortaya atarak, insanlığın iç dünyasını işin içinden çıkılmaz duruma getirmişlerdi. Doğru olarak bilinen ne varsa, şeytani sistemlerle insanlığa yanlış aktarılmıştı, yanlış olarak bilinen ne varsa onlarda doğru olarak gösterilmişti. Düz dünya teorisyenleri, düşünce adamları daha da derinliklere indikçe insan aklının alamayacağı, mantığını kavramayacağı, savunma reflekslerinin harekete geçeceği çok daha derin bilgilere ulaştılar. Bu bilgiler insanlık aleminin sosyal hayatından, düşünce hayatına, dini hayatından iç dünyasına kadar devrim yapacak, neler oluyor diye metabolizmal sarsıntı oluşturacak, merak uyandıran heyecan veren, düşünen insanı daha da düşündürerek uçsuz bucaksız ufuklara çekip sürükleyebilecek cinstendi. Derken dünyanın küre olmadığı, aya ve uzaya gidilmediği, güneşin ve ayin küre olmadığı, ayak bastığımız yerin dünya olduğu ve Antarktika’dan sonra sonsuza doğru giden muazzam bir alanın olduğu, buna evren dendiği, ayak batiğimiz yerin dibinin olmadığı zemin olduğu, en altın boş olmadığı, uzay boşluğu diye bir şeyin olmadığı, galaksilerin, göktaşları karadelik, karanlık enerji, gibi tonlarca uydurmaların olduğu, meydana çıktı.

Peki bu bilgilere nasıl ulaşıldı? Düz dünyacıların ellerinde teknolojik imkanlar olmadığı halde nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorlar.? Kabbala denen lanetli büyü kitabinin ele geçirilmesinden bu zamana farklı formatlarda bu öğretileri uygulayarak insanları tesirleri altına alıp kandıran “tapınakçılar” dediğimiz şeytana tapanlar dozları daha da artırmaya çalıştılar.

 Mevcut büyülerle insanlığa tam olarak hâkim olamıyor ve çok daha fazlasını istiyorlardı. Bilgisayar, internet ve yazılım teknolojilerini geliştirerek sahte görüntüler vererek dünyanın en iyi animasyon programlarını geliştirerek, yanla rinada kendi kontrollerindeki payandaları olan üniversiteleri, basın yayın, sinema, kültür, sanat, sosyal medya gibi unsurlarla insanları yalanlarına inandırmaya devam edeceklerdi.

Fakat bu fazla sürmedi ve insanlar yavaş yavaş dönen dolapların farkında olmaya ve araştırmaya, sorgulamaya başladılar. Sorgulama başladıkça deşifre olmaya başladılar, deşifre edildikçe daha çok yalan söylemeye başladılar ve kendi sonlarını hazırlamaya zemin teşkil ettiler.

Teknolojiyi ellerinde tutanların henüz aya çıktıklarını bile tam olarak ispatlayamamalarının yanında, ellerinde hiçbir teknoloji olmayan düz dünyacılardan bilimsel veriler istemesi, duz dünyacıları mukaddes kitaplardan, tarihi kitaplara, eski eser ve haritalardan, yazarlara, İslam alimlerinden İncil’e, Tevrat’tan astronomiye kadar ne varsa kılcal damarlara kadar girerek her şeyi meydana çıkardılar. Buna birde mühendis, mimar, pilot, jeolog, elektronik ve bilgisayar mühendisleri, fizikçilerde işin içine girince artık her şey güneş gibi meydana çıkmış oldu.

Bir eksik vardı. Düz dünya müntesiplerinin içinde neden herhangi bir akademisyen yoktu? Bunun cevabi hem onlar için, hem de düz dünyacılar için önemli idi. Ama basit bir cevabı var dı.

 Düz dünya 3

Sistem sizi yıllarca besleyecek, size öğretilerini sunacak, makam, mevki, sıfat, şan, şöhret, güzel bir hayat ve imkanlar sunacak, siz kalkıp düzene başkaldırıp ezberleri bozacak ve insanları sistemin dışına itmeye çalışan bir harekete imza atacaksınız. Hiç şansınız yok. Bir anda neye uğradığınızı şaşırır aklınıza hayalinize gelmeyecek ayak oyunları ile bas başa kalır ve yok edilirsiniz. Trilyon dolarlık bir sektörün çarklarına çomak sokmaya kalkan kişi ya duman edilir, ya buhar edilerek adı şanı dünya üzerinden silinir. Peki, sonuç ne? Dünya nereye gidiyor? Gerçekçi olmak lazım. Şu anda öyle karmaşık bir durum oluşmaya başladı ki, dünyada hiç kimse ne zaman ne olacağını bilemeyecek kadar kafa karışıklığı içerisinde. Korkunç bir labirentin içindeyiz, şu an çıkış yok. Kafanı kaldırıp labirentin dışına bakma şansınız yok. Ayaklarınıza prangalar vurulmuş, bedeniniz çelik zincirlere donatılmış, akıllar teslim alinmiş durumda. Manevra alanları kısıtlı, dar alanda kısa paslaşmalar var. Kesin olan bir şey var ki; o da, bu düzenin böyle devam edemeyeceğidir. Kiraya verilen akıllar bunlardan tekrar alin malidir, NASA ve saz arkadaşlarına asla itibar edilmemelidir. Dünya’nın düz olduğu, bir gök kubbe altında olduğumuz, ayak batiğimiz yerin dünya, buzulların ötesinin ise evren olduğunu kabullenmeliyiz. Ne yeri delebileceğimizi, ne göğü yarabileceğimizi, ne de bize ilahi ferman olarak çizilmiş sınırlardan dışarı çıkamayacağımızı kabulleneceğiz. Kadiriliğimizi, bizleri kendilerinin köleleri halinde gördüklerini, kendileri mutlak itaat eden insanlar görmek istediklerini bundan dolayı da akıllara durgunluk veren şeytani sistemlerle bunları yapmaktan çekinmediklerini bu muazzam nizami bir kuran, idare eden, bir gücün olduğunu kabullenmeliyiz. Akıl-düşünce- mantık çok şey demektir, lakin asla ve asla her şey demek değildir. Bazı işler gönül işidir, aşk işidir, sevda işidir, kalp isidir, maneviyat işidir. Bunlar hesaba katıldığında mutlaka bir gün hak, batıla üstün gelecek emperyalist şeytanların dedikleri ” yenidünya düzeni” değil, bizlerin dediği “yenidünya düzeni ” kurulacak bunların imparatorlukları inşAllah çökecektir.

Selametle kalınız.

Oğuz Yılmaz

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here