Asıl, araştırmak ve mesaimizi harcamak zorunda olduğumuz konulara yönlenmemiz gerekirken, maalesef son günlerde tartışmalara konu olan bir meseleye değinmemiz gerekli oldu. Bütün her şeyi MADDİ alemin kanunlarına göre izah etmeye kalkışan ve Yüce Yaratıcı’nın her şeyin üstündeki ilahi GÜCÜNÜ anlayamayan bazı kimseler, Miraç olayını kavramakta güçlük çekebilirler. Fakat, iman ferasetiyle ve hakka teslimiyetin kazandırdığı geniş görüşlülükle düşünebilenler için bu büyük mucizeyi kabul etmek hiçte zor değildir.
Unutulmamalıdır ki, Akıl ile nas çatıştığında, akla değil nassa itibar edilir. Bununla birlikte akıl, nassın anlaşılması içinde yeğane faktördür. Dolayısı ile aklın idrak sınırları vardır. İlk etapta akala ve mantığa uymuyor gibi görülen meselenin, KONU araştırıldığında akla, nassa ve nakle uygunluğu da anlaşılır.
Yazı biraz uzunca gibi görünebilir, fakat madem gerçekten Allah için dert edenler var, o halde okuyunuz. Ve konuyu gündemden kaldıralım.
Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.” (İsra, 17/1)
Yüce Allah’ın: “Kulunu” buyruğu ile ilgili olarak İlim adamları şöyle demişlerdir: Şayet Peygamber (sav)’ın bundan daha şerefli bir ismi olsaydı, o üstün haldeki DURUMUNU anlatmak İçin o adı ile anardı. “Ey kavm, kalbim, Zehra’nın yanındadır İşiten de, gören de bunu bilir. Beni ancak; ey Onun kulu diye çağırınız, Çünkü o, isimlerimin en sere dişidir.”
el-Kuşeyrî der ki: Yüce Allah onu yüce huzuruna yükseltip de en yüksek YILDIZLARIN da üstüne çıkardığında, ümmeti için tevazu olmak üzere kulluk isminden ayırmadı. İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an
İsrâ, bütün hadis eserlerinde sabit olmuştur. Sahabeden gelen bu hadisler İslâm diyarının her bir yerinde rivayet olunmuştur. Bu yönüyle İsra hadisleri MÜTEVATİR hadislerdendir.
en-Nekkaş bu hadisleri rivayet eden YİRMİ sahabeyi zikretmektedir. Sahih(-i Müslim)’in Enes b. Malikten rivayetine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: (Zamani toplum anlayışına tarz bir anlatım ile (!) “Bana, Burak getirildi. O beyaz, uzunca, eşekten daha yüksek, katırdan daha alçak boylu, ön ayaklarını gözünün gördüğü son noktaya koyan bir BİNEKTİR. Ona bindim ve nihayet Bey-tü’1-Makdis’e vardım. Onu, peygamberlerin bineklerini bağladığı halkaya bağladım. Sonra, Mescide girdim, orada iki rek’at namaz kıldım. Daha sonra çıktım. Cibril (a.s) bana, birisi şarap, diğeri süt dolu iki kap getirdi. Ben, süt bulunan kabı tercih ettim. Cibril bana: Fıtratı tercih ettin, dedi. Sonra semaya doğru yükseldik…” diye hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. ] Müslim, İman 259: MiLtned, III, 148
Büyük düşünür ve ilim adamı Seyyid Kutub mirac olayı hakkında şunları söylüyor: “İlâhi gücün ve peygamberlik mertebesinin ne demek olduğunu biraz idrâk edebilenler bu olayda bir gariplik görmezler. İnsanoğlunun sahip olduğu güç sınırlıdır… Ama insanoğlu için zor, kolay veya imkânsız görünen şeylerin hepsi ilâhi gücün önünde eşittir. Hepsi aynı kolaylıkla gerçekleştirilir.”
İnsanın miracı anlayabilmesi için önce kendi nefsinde imâni bir yükselişi gerçekleştirmesi gerekir. Bunu gerçekleştirdiği zaman elde edeceği feraset ve basiret onun kâinata bakarak ilâhi gücü anlamasına ve bu güce sahip olan yüce yaratıcının vahiyle desteklediği bir insanın asla yalan söyleyemeyeceğini kavramasına yardımcı olur. Bakın Hz. Ebu Bekir (r.a.) kendisine Resulullah (s.a.s.)’ın bir önceki gece göklere yükseltildiğini söylediği haber verilince ne diyor: “Bunu eğer o haber veriyorsa elbette doğrudur. Sizin hayret ettiğiniz de bir şey mi? Gündüzün veya gecenin bir anı içinde tâ göklerden kendisine vahiy geldiğini bana haber veriyor da ben yine inanıyorum. Tereddüt etmiyorum.”
Evet. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Resulullah (s.a.s.)’in vahiy ve mirac konusunda bildirdiklerinin doğruluğundan şüphe etmiyordu. Çünkü o kendi nefsinde imân miracını gerçekleştirmişti. Kendi nefsinde iman miracı gerçekleştirenin önünden artık şüphe ve tereddüt engeli kalkıyor. Ama nefsinde bu miracı gerçekleştiremeyen kimsenin zihni madde dünyasına takılı kalacağından aynı teslimiyeti, aynı feraseti gösteremeyecektir.
İsrâ ve mirac olayı Yüce Allah’ın sevgili peygamberine bir mükâfatı ve ilâhi bir mucizesidir. Resulullah (s.a.s.) Mekke’de insanlara hakkı tebliğ etmesinden dolayı müşrikler tarafından çeşitli eziyetlere maruz bırakılmış, Ebu Tâlib Vadisi’nde ablukaya alınmış, üç yıl süren bu abluka dolayısıyla açlık ve mahrumiyet içinde kalmış, ardından amcası Ebu Tâlib’i, kısa süre sonra da değerli hanımı, mü’minlerin annesi Hz. Hatice (r.a.)’yı kaybetmiş ve birbiri ardından gelen bu olaylar dolayısıyla çok üzülmüştü. İşte bütün bu sıkıntılardan sonra dost dostunu mükâfatlandırdı ve onu kendi katına yükseltti. Onu kendisine yaklaştırdı. Üzerine, çektiği bütün sıkıntıları, içine düştüğü üzüntüleri, zorlukları ve yorgunlukları, hatta kendisine vahyedilenleri tebliğ ederken ve davetini yayarken karşılaşabileceği zorlukları unutturacak hoşnutluk hulleleri giydirdi.
Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’in isrâ ve mirac gecesinde karşılaştığı manzaralar, gördüğü âyetler ve kendisine karşı yapılan muamele onun Allah katında ne büyük bir değere sahip olduğunu ortaya koydu. Bu itibarla isrâ ve mirac olayı çok değişik boyutları olan büyük bir mucizedir ve bu mucize peygamberler içinde sadece son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e özeldir.
Müslümanın isra ve mirac olayından çıkaracağı pek çok ibret vardır. Her şeyden önce Allah Resulü (s.a.s.) kendisine gösterilen gerçekleri: “Acaba insanlar akla yatkın bulurlar mı? Kabul ederler mi?” gibi tereddütlere kapılarak insanlara açıklamazlık etmemiştir. Miraca yükseltildiği gecenin sabahında başından geçenleri insanlara anlatmıştır. İnsanlar akla yatkın bulsalar da bulmasalar da gerçek her zaman gerçektir. Eğer bilinmesi gerekiyorsa, bir sır değilse ve açıklanması maslahata aykırı değilse mutlaka açıklanmalıdır.
Kadı Iyaz da şöyle demiştir: “Selefin ve genelde Müslümanların çoğunluğu isrâ olayının bedenle birlikte ve uyanıklık halinde olduğu görüşünü tercih etmişlerdir. Gerçek olan da budur.” Kadı Iyaz yine şöyle diyor: “Allah’ın izniyle isrâ, bütün olay boyunca hem beden hem de ruhla olmuştur. Ayet, sahih rivayetler ve MUTEBER görüşler buna delalet etmektedir. Zâhir ve gerçek anlamın alınması imkânsız olmadığı sürece bu anlam bırakılarak te’vil yoluna GİDİLMEZ. Burada da eğer olay uyku halinde gerçekleşmiş olsaydı (Yüce Allah): “Kulunu” demez, bunun yerine: “Kulunun ruhunu” derdi. Ayrıca Yüce Allah bir âyetinde de şöyle buyuruyor: “Göz kaymadı ve (sınırı) aşmadı da.” (Necm, 53/17) Üstelik eğer olay uyku halinde gerçekleşmiş olsaydı bir mucize ve ilâhi bir âyet olmazdı. Çünkü böyle bir şeyi KAFİRLER inkâr etmez ve yalanlamazlardı. İslâm’a girmiş olanlardan da inançları ZAYIF olanlar bundan dolayı tereddüde düşmez ve DİNDEN dönmezlerdi. Çünkü bu tür olayların rüyada gerçekleşmesi inkâr edilmez. Bütün bu sayılanlar onların, söz konusu olayın Resulullah (s.a.s)’ın bedeniyle birlikte ve uyanıklık halinde gerçekleştiği haberini almaları üzerine olmuştur.”
İbnu’l-Kayyim şöyle demiştir: “Sabah olunca Resulullah (s.a.s), olanları, Rabbinin büyük ayetlerinden gördüklerini kavmine anlattı. Bunun üzerine onlar kendisini daha çok yalanlamaya, daha çok eziyet etmeye ve daha fazla sıkıştırmaya başladılar.
Kendilerine Mescidi Aksa’yı anlatmasını İSTEDİLER. Allah da onun görüntüsünü karşısına getirdi ve açıktan görmeye başladı. Böylece Resulullah (s.a.s) onun üzerindeki işâretleri kendilerine HABER vermeye başladı. Dolayısıyla onun bildirdiği hiçbir şeyi inkâr edemediler. İsrâ olayında gidiş ve dönüş esnasında karşılaştığı durumları, varış vaktini, o sırada gelen devenin durumunu KENDİLERİNE haber verdi. Gerçekten de olaylar aynen onun anlattığı gibi gerçekleşmişti. Ama bu durum sadece onların nefretlerini artırdı ve zâlimler KÜFÜRDEN başka bir şeyi kabul etmeye yanaşmadılar.”
Kâsımi (rh. a.) şöyle demiştir: “Bu âyet isrâ olayının kesin olduğuna delâlet etmektedir. Bu ise, Resulullah (s.a.s)’ın gece vakti Mescidi Aksa’ya kadar yürütülmesidir. Göklere yükseltilmesi olayına ise bu âyet delâlet etmemektedir. Ancak BAZILARI Necm suresinin ilk âyetlerini bu olaya delil saymaktadırlar.” Yüce Allah, Necm suresinde şöyle buyuruyor:
“Şimdi siz onun gördüğü üzerinde kendisiyle tartışıyor musunuz? Andolsun ki, o onu bir başka kez daha inişte gördü. Sidretu’l-Munteha’nın yanında. Barınma (Me’va) cenneti onun yanındadır. O zaman (o gördüğünde) Sidre’yi kaplayan kaplıyordu. Göz kaymadı ve (sınırı) aşmadı da. Andolsun ki o Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/12-18) Müfessirlerin bildirdiğine göre bu Ayetler de sözü edilen olay da mirac olayıdır.
Sonuç olarak ;
Mirac olayı Resulullah (s.a.s.)’ın Kur’an-ı Kerim’den sonra en büyük mucizesidir. Mirac aynı zamanda Yüce Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed (a.s.)’e özel bir lütfu ve ihsanıdır. Resulullah (a.s.)’ın böyle bir lütfa mazhar olması onun Yüce Allah katında ne kadar büyük bir dereceye sahip olduğunu göstermektedir. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde bu olaydan şu şekilde söz ediyor: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermemiz için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.” (İsra, 17/1)
Kısaca bir konuya da değinerek noktalayalım. Yüce Allah, isra ve mirac olayıyla ilgili âyeti kerimesinde Mescidi Aksa’dan: “Çevresini MÜBAREK kıldığımız Mescidi Aksa” diye söz ederek bu mescidin kendi katındaki fazilet ve kudsiyetine işaret etmektedir. Bu ifade aynı zamanda onun etrafındaki TOPRAKLARIN kutsallığını, oraların Yüce Allah tarafından mübarek kılınmış topraklar olduğunu göstermektedir. Evet Müslümanların ilk kıblesi ve haram mescidlerin üçüncüsü olan Mescidi Aksa’yı bağrında barındıran bu topraklar Allah tarafından mübârek kılınmıştır. Çünkü bu kutsal topraklar peygamberlerin yurtlarıdır. Buralarda onlara vahiy inmiştir. Hepsinden de önemlisi bu topraklar son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e özel isrâ ve mirac mucizesine şâhid olmuştur. Ama ne yazık ki bu topraklar ve bu toprakların bağrında barındırdığı kutsal Mescidi Aksa yahudi fanatiklerin ve işgalci siyonizmin işgali altındadır. Vesselam
(Not, yazının bazı bölümleri anonimdir)
Önceki İçerikAstronom ve Felsefecilere CEVAP (1)
İnsanoğlunu hayrete düşüren Allah’ın o muhteşem yaratış sanatı ve hikmetleri her devirde olduğu gibi, asrımızda da büyük merak konusu olmuştur. Kâinat insanoğlunun duyu organları ile kavrayamayacağı İlahi bir takım sırları barındırmaktadır. Bu nedenle, İslami ilimler ve Astronomi konularında, teknolojik verileri de kullanarak gözlem ve araştırmalar yapıp, toplum üzerindeki etkileri analiz ederek bir sonuç değerlendirmesi yapmaktır gayemiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here