Antartika’nın Ötesi – Ye’cuc ve Me’cuc – Mehmet ALAGAŞ

0
8

Euzübillahimineşşeytaniracim

Bismillahirrahmanirrahim

“Dünya düz mü?” başlığında meselenin ana konusunu ele almış ve tartışılabilir bütün bilimsel verileri bir kenara bırakarak Kur’an’a yöneldiğimiz zaman ayetlerin açık anlamı istikametinde dünyanın düz ve yayılmış olduğunu ifade etmiştik. Zaten bütün müslümanlardan da istediğimiz dünya insanlarına asırlardır ezberletilen ve sahte resimlerle pekiştirilen ön kabullerini zihinsel bir kusma ile bir kenara bırakarak Kur’an’a yönelmeleri ve temizlenen bu zihinleriyle konuyla ilgili ayetleri hiç tevil etmeden anlamaya çalışmalarıdır.

Bunu yaptıkları ve Kur’an’a göre bir karar yeri olan ve dönmeyen dünyanın düz olduğunu anladıkları zaman dünya insanlarını büyük patlama ve evrim gibi küfür teorileriyle Allah’tan uzaklaştıran bilimsellik putunun ne derece bir sahtekarlık içinde olduğunu da anlamış olacaklardır. Kelime-i tevhiddeki ‘La İlahe’ ifadesi ne kadar önemliyse, yüceltilerek kutsallaştırılan bu bilimselik putuna karşı çıkmak da o kadar önemlidir. Dolayısıyle tevhidi önemseyen ve önceleyen muvahhid müslümanlar için insanları bilim adına küfre davet eden bu büyük puta karşı çıkmaları “La İlahe” demelerinin en açık gereğidir.

Dünyanın şekliyle ilgili bu meseleyle ilk karşılaştığımız zaman müslümanların yeterince önem vermedikleri Piri Reis haritalarının da önemini anlamış olduk. Hiç kuşkunuz olmasın ki Piri Reis haritasının tamamı veya bu ve benzeri haritalara kaynaklık eden Süleyman (a.s.)’ın haritaları elimizde olsaydı, günümüzdeki bu ihtilafların hiçbirisi olmazdı. Çünkü tüm yeryüzünü emrine verilen rüzgar ile havadan gezen Süleyman (a.s.)’ın haritalarına baktığımız zaman hem yeryüzünün şeklini hem de sınırlarında ne olduğunu görebilirdik.

Fakat ne yazık ki bu haritalar elimizde yoktur!.
Endülüst İslam devletinin yıkılmasından sonra yağmalanan kütüphanelerde de bulunan bu haritalar (ki K. Kolomp da bu haritaları esas alarak Amerika’ya gitmiştir) uzun asırlardır siyonistlerin elinde bulunmaktadır. İstanbul Topkapı sarayındaki Piri Reis’e ait bir nüshasının dahi sonradan bazı tahrifatlara uğratılması ve Amerika’ya götürüldükten sonra geri getirildiği söylenmesine rağmen hiç teşhir edilmemesi, siyonist şeytani aklın bu haritalara verdiği önemi göstermektedir.

Fakat ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar, hak ve hakikatin ortaya çıkmasını engelleyemeyeceklerdir. Çünkü elimizde Süleyman (a.s.)’ın haritaları olmasa da, Süleyman (a.s.)’ın ne yaptığını ve ne yapacağını anlatan Kur’an-ı Kerim vardır. Dolayısıyle biz bu önemli meselelerde sadece Kur’an-ı Kerim’i esas alarak hızlı olmasa da sağlam adımlarla ilerlemeye çalışıyoruz. Elbetteki anladığımız hakikatler olduğu gibi henüz anlayamadığımız meseleler de vardır.

Mesela dünyanın düz ve yayılmış olduğunu anlamamıza rağmen genel kütle yapısı konusunda netleşmiş bir fikrimiz yoktur. Açık ayetlerden ayın kendisine ait bir nuru olduğunu anlamamıza karşın Nur 35 deki “Nur üstüne nurdur” buyruğunu henüz anlayamadığımız için aydaki bu nurun doğuya ve batıya yani dünyaya ait olmayan ikinci bir kaynak tarafından tetiklenip-tetiklenmediğini veya nurunun arttırılıp-arttırılmadığını henüz bilmiyoruz.

Ay ve güneş tutulmalarının ise ayetlerden hareket ederek ışıksız gezegenlerden kaynaklandığını zorlanmadan görebiliyoruz. Ayetlerden hareketle dememizin nedeni “Hani (bir zamanlar) Yusuf babasına “Babacığım ben (rüyamda) onbir gezegen, güneşi ve ayı gördüm..”(12-Yusuf 4) buyruğuna göre onbir gezegen olduğunu biliyor olmamızdır. Bunlardan iki tanesini göremememiz, bu gezegenlerin olmadığı anlamına gelmez. Bizler görmesek de bu ışıksız gezegenlerin varlığına hiç kuşku duymadan iman ederiz. Kaldı ki Nasa’nın dahi radyo dalgalarıyla bu gezegenleri kolaylıkla tesbit ettiklerini fakat dünya insanlarından sakladıklarını düşünüyoruz.

Düz dünyayı savunan arkadaşların gece ve gündüzün meydana gelmesi konusunda bazı öngörülerden hareketle yaptıkları animasyonlar ise bizlere oldukça basit gözüküyor. Halbuki aynı soruyla Kur’an’a yaklaştığımız zaman “Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun ayetlerindendir…”(41-Fussilet 37) gibi ayetlerle bizlere gece ve gündüzün (ay ve güneşten ayrı olarak) başlı başına iki ayet kılındığını, “.. Gece ve gündüzün (birbiri arkasına gelip) değişmesi de O’na aittir. Hiç düşünüp-akletmeyecek misiniz?”(23-Mü’minun 80) gibi ayetlerle gece ve gündüzün meydana gelmesini (İlahi bir takdirin ilmi sonucuna değil) “Biz” ifadesini kullanmadan sadece Kendisine nisbet ettiğini gördüğümüz zaman meselenin hiç de o kadar basit olmadığını çok iyi anlıyoruz. Güneş ve ayın da içinde olduğu yakın gökdeki gezegenlerin Kur’an’a göre hem yıldızların içinde bulunduğu gökle beraber dönerken, hem de kendilerine özgü yörüngelerde hareket ettiklerini dikkate almamız gerekir diye düşünüyoruz.

“Yedi kat gök, gördüğümüz göğün içinde midir yoksa gördüğümüz sadece birinci kat gök müdür?” sorusundan hareketle gördüğümüz göğün, birinci kat gök olduğuna ilişkin düşüncemiz birçok ayetle ağırlık kazanmasına rağmen yine de bizler için yeterli değildir. Çünkü bir düşünce birçok ayete dayanmasına rağmen konuyla ilgili bütün ayetlere açıklık getiremiyorsa, bu düşünce hakka ulaşmış bir düşünce değildir. Dolayısıyle bu meseleyi de yeterince anlayamadığımızı düşünüyor ve anlayamadığımızı bildiğimiz için Allah’a hamdediyoruz.

Hamdediyoruz çünkü Allah’ın ayetlerini yanlış anlamaktan şiddetle sakınan mü’minler için bir ayeti veya bir hakikati anlayamadıklarını bilmeleri büyük bir lutuf olup, anlayış kapısını açık bırakmaları demektir. Konuyla ilgili anlayamadığımız bu hususlar elbetteki anladıklarımızı gölgelendirmeyecektir. Anladıklarımızı sağlam bir adım olarak kabul eder ve anlayamadıklarımızı araştırmaya devam ederiz. Söz buraya gelmişken düz dünya gerçeğini kabul eden dünya insanlarını da tekrar Kur’an’a davet ediyor ve yaratılmış alemle ilgili bütün önemli soruların, Yaratıcı’nın gönderdiği son Kitab olan Kur’an-ı Kerim’de olduğunu tekrar hatırlatmak istiyoruz.

Anlayamadıklarımızı anlayabilme çabasını sürdürecek olan bizler tabi ki bu çalışmalarımızda ve araştırmalarımızda bir öncelik sırasına dikkat edeceğiz. Bu öncelik sıramız elbetteki kişisel meraklarımıza göre değil insanların genelini ilgilendirecek konuların vehametine binaen olacaktır. Meseleye bu açıdan baktığımız zaman İlahi takdirle gerçekleşen gök olaylarının mahiyetini anlamayı acil görmediğimiz için bunları yakın zamana bırakırken, dünya insanlarını çok yakından ilgilendirecek büyük bir tehlike üzerinde acilen durmak istiyoruz.

Büyük bir tehlike deyince sakın aklınıza nükleer silahlar gelmesin. Çünkü bir mü’min olarak nükleer silahlardan korkmanıza hiç gerek yoktur. Kendi dostlarını müslümanlar aleyhine kışkırtan Şeytan aleyhillane bizlerin nükleer bir silahla mü’min olarak ölmemizi ve dünya imtihanını yüz akıyla bitirip cennete kavuşmamızı değil, önemle ve öncelikle dünya insanlarını nükleer silahlarla tehdit ederek sapmasını ve küfretmesini istemektedir. Şartlar gereği bizleri bu gibi silahlarla öldürmek istedikleri zaman ise yine karar onlara ait değildir ve Sahibimiz olan Allah ne dilemişse sadece o olacaktır. Ve çok iyi bilin ki O Rahman, kulları için asla zulüm dilemez. Dolayısıyle şeytan ve dostlarının ellerindeki nükleer silahlardan değil önemle ve öncelikle dillerindeki küfür dolu batıl yalanlardan sakınmamız gerekmektedir.

Ne yazık ki hak gerçeklerin onlarca kat batılla örtülmeye çalışıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Karşılaştığımız en önemli sorun, batılı reddederken içindeki hakkı ayırmak noktasındadır. Mesela Kur’an’a göre biyolojik canlıların yaşadığı tek bir arz olduğunu bilerek “Uzaylılar yoktur” dememize rağmen bizlere “Kur’an’a göre tarihin değişik zamanlarında gökte görülen uçan çanaklar var mıdır?” sorusu sorulsa hiç tereddüt etmeden “Vardır ve havuz büyüklüğündeki bu çanaklar iki zaman sahibi olan ve zamanda seyahat edebilen Zulkarneyn (a.s.)’a aittir” deriz. Ancak bu gerçekten hareketle ne siyonizmin maşası Eric Van Daniken gibi “Tanrıların arabaları” saçmalığını uydurur, ne de tek dünya devletini amaçlayan aynı siyonist zihniyet gibi uzaylı istilasından bahsederiz.

Açık ayetleri ve arkeolojik bulguları incelediğimiz zaman Kur’an’da önemle zikredilen Sebe kavminin Mayalar olduğunu rahatça anlar ve Maya yazıtlarında yer alan “Bize gökten metal çanak içinde kızıl sakallı kutsal adam geldi ve bizlere mısır dikmesini öğretti” ifadelerindeki kutsal adamın lakabı Zülkarneyn olan Süleyman (a.s.) olduğunu görürüz. Bu Amerikan yerlilerine iyilik ve rahmetle gelen kutsal adam o kadar çok sevilmiş ve nesilden nesile anlatılan hikayelerle öylesine değer kazanmıştır ki, yerleşim yerleri değiştiği zaman bile Nazca’da olduğu gibi gökten görülebilecek dev figürlerle “Biz şimdi buradayız” mesajını vermeye devam etmişlerdir. Bu hak verileri gören Eric Van Daniken ise bu hak verileri batıl teorisine dayanak kılmış ve nasıl bir tanrı telakkisi varsa bu tanrıları arabalara bindirivermiştir!.

Seni tenzih ederiz ya Rabbel alemin..

Kendisine zamanda seyahat gibi imkanlar da verildiği için Kur’an-ı Kerim’e göre kıyamet saatini bilen tek resul olan Süleyman (a.s.)’ın Mayalara takvim ilmini verdiğini dikkate aldığımız zaman, Maya takviminde 2012 ye kadar verilen 52 yıllık kutsal döngülerin neden son bulduğu ve 2012 sonrası dönemin niye verilmediği tabi ki düşündürücüdür. Bizler müslüman olarak “2012 ve İki deniz arası” kitabımızda belirttiğimiz gibi takvimle ilgili bu arkeolojik bulgular doğru ise bunun bir kehanet değil bir ayet olabileceğini dikkate almalıyız.

Bizler şimdiye kadar gökte gerçekten görülen ve görülmeye devam edilecek olan (Kur’an ifadesiyle geniş havuz büyüklüğünde yani) yaklaşık yüz metre çapındaki uçan çanakların Zülkarneyn (a.s.)’a ait olduğunu hiç tereddüt etmeden söyleyip “Bunlar uzaylılar değildir” dememize rağmen “Yeryüzü dışı varlıklar var mıdır?” sorusuna da yine Kur’an’ı araştıran müslümanlar olarak “Elbetteki vardır” cevabını veririz. Ancak bu varlıklar siyonist zihniyetin uydurduğu gibi uzaylılar, Anunakiler veya Reptilianlar değil Ye’cuc ve Me’cucdur. Nitekim dünya insanlarını çok yakından ilgilendireceğini söylediğimiz tehlike de budur. Araştıran ve düşünen insanlar olarak bilim kurgu fantazilerini bir kenara bırakmamız ve Kur’an-ı Kerim’in hak bir haber olarak bildirdiği ye’cuc ve me’cucun ne olduğunu gücümüz nisbetince anlamaya çalışmamız gerekir. Çünkü ahir zamanı yaşayan ve Antartika’nın ötesini merak eden dünya insanları çok yakın tarihte fantastik bir yalan olan Anunakiler veya Reptilianlarla değil hak bir haber olan Ye’cuc ve Me’cucle karşılaşacaklardır.

Mehmet ALAGAŞ

Alıntı: http://www.insandergisi.com/birlikte-degerlendirelim-10-antartikanin-otesi-yecuc-ve-mecuc-143h.html

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here